1972'de New York'ta tanismistik... 2009, Florida'da hala beraberiz. Kocam, arkadasim, ebeveynim, can dostum, Michael O'Donnelly. Olumun esigini gecti, ama Allah dualarimizi duydu ve merhamet gosterdi. Umarim ki bir gun, kocam ayagina da kalkacak ve Turkiye yolculuguna devam edecegiz. Halimizi soran, kocamin sagligi icin dua eden butun dostlara ve yumusak kalpli yabancilara cok cok tesekkur ederiz, sag olun, var olun!
Sevgili kocam, kiymetli hayat yoldasim, ruh ikizim, ebeveynim, can dostum, bir tanem, Michael O'Donnelly, komada. Hastahenede yani basinda oturuyorum Bildigim her dinde, dua ediyorum ki hayata donebilsin.
İnanamıyorum ama ... evet ... evet ... doğru! HORSEMAN adındaki destanımın İngiliz'ceden Türkçe'ye çevirisini bugün bitirdim! Hallelujah! Yipppiii! Aslında 3 - 4 gün önce bitmişti ama, emin değildim, bir kez daha, 180,000 kelimelik metnin başından sonuna satır satır üstünden geçtim, mercimek, pirinç ayıklar gibi, bazen de çamurlu bir nehirde altın tozu arar gibi, şunu kestim, bunu kattım ... ve biraz evvel de, TAMAM, dedim, bu görev, olduuuu, bitti.
Darısı, bundan sonraki görevimin başına.
Yandaki siyah beyaz HORSEMAN ve ezeli sevgilisini, Adrian Grezda adında ABD'li bir ressam akrabam çizmişti.
"Türkiye'de büyüdüğünü söylüyorsun, İngilizce yazdığın romanı Türkçe'ye çevirmek, kolay olmuştur," dediniz herhalde.
Aaaahh, ah... ben de öyle sanmıştım. Ve işin başında, yayımcıma kasıla kasıla, "Çevirmene gereksinim yok, çünkü ben bizzat yapacağım bunu!" diye ötmüştüm.
Bu, geçen yıl, Eylül ayı cıvarlarındaydı. Ekim'de kendime müthiş bir güvençle bilgisayarıma okudum, harıl harıl, tıkır tıkır, çıtır çıtır, keyifle, hevesle, veryansın ederek yazdım ... bir 100 sayfa çevirdim, ve hem bir Türk arkadaşıma hem de Türkiyedeki oğluma (gururla) e-mail ettim. Sağ olsunlar, realist (ahhem, gerçekçi) tepki verdiler, yani kahkahayı bastılar. Ve, hemen bir çevirmen bulmamı önerdiler. Hatta, sevgili oğlum bir güzel makaraları koyuverdi telefonda, "Anne yaaa," dedi soluk soluğa çocukcaz, "hangi dilde yapmışın bu çevirmeyi?" "Ha?! Ne dedin????!!!" "Annecim, bu, Türkçe değil..." "Niçin yahu?" "Çünkü, Türkçe değil." "Ne demekmiş, Türkçe değil? Hadi canım! Aklını kaçırmışsın. Ayol, sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Aaaa! Türkiye'de büyüdüm ben! Bir günlük gazetede köşem vardı, ayrıca kaç tane mecmuada yazılarım çıktı, bir de şiir kitabım yayımladı. Eyvah, benim oğlum aklını kaçırmış galiba ...." Ben ne kadar ateş püskürdüysem, ne kadar onu dövmekle tehdit ettiysem, oğlum da o kadar güldü. Eh, sonunda ben de gülmeye başladım. Oğlum, rahmetli babası gibi gır gır adamdır, işte anasını onu tenkit ederken bile güldürür
Telefonu kapadıktan sonra, haftalar suren müthiş bir depresyona girdim. Mantığım, oğlumun haklı olduğunu ileri sürüyordu, ama kalbim, inanmak istemiyordu. Evet, doğru, Türkiye'den ayrılalı 30 + sene geçmişti ama, bir lisan böylesine değişmiş olabilir miydi? Hmm, herhalde ... ne de olsa oğlum Faik, ona darılacağımı, küplere binip "Hımf! Hiç te bir şey bilmiyorsun, çocuğum!" diye azarlıyacağımı bile bile, canını dişine takıp beni uyarmıştı ................ .........
Umarım ki o günden bu yana, hayli ilerlettim Türkçemi! Romani yazarken de, cevirirken de, kili kirk yardim, bir arkadasin burada not ettigi gibi, igneyle kuyu kazdim ...
(Romanın kahramanı Amerika'lı Ariadne, Istanbul'da, Yeni Düzlem gazetesinde, ünlü Türk yazarı Burhan Kayhanoğlu'nun asistanı olarak çalışırken ....)
BURHAN’I ÖZLÜYORDU. Onun enerjik kişiliği arkasında doldurulmaz bir boşluk bırakmıştı. Teleks veya Süreyya vasıtasıyla gönderdiği mesajlar dışında Ariadné’yle hiç temas etmiyordu. O gönderdiği mesajlarda da iş dışında tek satır birşey yoktu. Arkeoloji hırsızlığı yapanları deşifre edip rezil-kepaze ettiği makalelerle beraber, ‘Anadolu Şafağı’ başlığını attığı, Anadolu’da yeni bir çağın doğuşunu anlattığı bir yazı dizisine de başlamıştı. Avrupa’da çalışmaya gidip memleketlerine temelli dönüş yapanları öylesine sürükleyici bir dille anlatıyordu ki aralarında milliyetçi duyguları artmış olanların hikâyeleri nefes kesiyordu. Ariadné, Burhan’ın kaleminin ateşinden gurur duymuştu. Bu arada da Süreyya’nın başına çıkardığı fazladan işlerden yüksünmedi çünkü çok çalışınca patronuna duyduğu özlemi düşünmeye vakti kalmıyordu. İş günü, sabahın sekizinden akşamın geç vakitlerine kadar sürüyordu. Sık sık da Cumartesi gecelerini kapsıyordu. O kadar meşguldü ki sosyal yaşamının kaybolduğunun farkında bile değildi. Amerika’daki eski arkadaşı Randy Paige’le devamlı mektup ve telefon konuşmalarının dışında tüm arkadaşlarıyla ilişkisini tamamen kesmişti.
Öte yandan, sürekli yeni şeyler öğrenip, üretiyordu; randımanı tam gaz süratle gidiyordu. Ayrıca, yaşadığı şu anın, yaşamının en harika devresi olduğunun da farkındaydı. Evet! İstanbul’un enerjiyle çırpınan kozmopolit kalbinin tam ortasında kendini bir gazetede bulmuştu; burdaki masasının, onu idealist emellerinin pırıl pırıl akıntılara sürüklediğine inanıyordu. Ah, ne büyük heyecandı bu! Çok sevdiği John F. Kennedy’nin geride bıraktığı izlerden biri olan The Peace Corps'un bir üyesi gibiydi: Amerikalı idealist genç gönüllülerden oluşmuş bu grup, ev sahibi ülkelerinin insanlarıyla doğrudan çalışır, onların diliyle konuşup yaşamlarını paylaşırdı.
İşe gidiş gelişi ayrı ayrı en az bir buçuk saat sürdüğü için, bu zamanı kitap okumakla değerlendirdi. Üst üste sayısız kitap bitirdi. Gazetenin personeli, tahsilli, enerjik, farklı yaş gruplarından bir gruptu, aralarında yaptıkları hararetli tartışmalar çok ilginçti. Leon Troçki, Stalin, Kapitalizm ve Sam Amca’yı kıla kırk yarıp inceliyor, sonra da İslam, Zen, Karl Jung ve Varoluşçuluk filozofisine dalıp, kapışıyorlardı.
Ariadné’nin yeni şeyler öğrenmek ihtiyacı dipsizdi. Upton Sinclair, Jack London, John Steinbeck, Louisa May Alcott, Charlotte Brontë, Yaşar Kemal, Halide Edip Adıvar, ve Reşat Nuri Güntekin’in eserlerini soluk soluğa okuyup, arada yön değiştirip Karl Marx, Jean-Paul Sartré ve Jack Kerouac’u da okudu. Her konuyu kelimesi kelimesine kavramasının mümkün olmayacağını kabul etmişti. Yine de susuzluktan boğazı kurumuş bir insanın yudumladığı su gibi okumaya devam etti. Bir şekilde bu bilgilerin süzülüp, aklının bir kenarında kalacağına inanıyordu.
1878 doğumlu Amerikalı Upton Sinclair’in bir roman yazarı olarak özelliği, namuslu insanların umursamazca yönetilen bir sistemde çektiklerini, topluma ve dolayısıyla tarihe, yansıtmasıydı. Sinclair, sosyal-demokrat ideallere adamıştı kendini. Ariadné’nin şimdi okumaya başladığı, İngilizce ismi The Jungle (Cengel), Türkçesi ‘Şikago Mezbahaları’ adlı romanı, varlığının en derin köşelerine dek sarstı onu, rüyalarına girdi.
İlk kez 1906’da yayımlanan ‘The Jungle,’ gerçeklerin etrafında örülmüştü. Sinclair bu romanın fonunu bizzat araştırmak amacıyla tam iki yıl mezbaha işçiliği yapmış, ve işverenelerin ne insanüstü yoğun çalışan işçilerin sağlığı, ne de genel sağlık ve temizlik koşullarına aldırmaması üstünde hayati bilgiler toplamıştı. Roman, melodramlı stilinden hiç özür dilemeyen, çırılçıplak bir realizmle kaleme vurulmuştu; Ariadné katledilen hayvancıkların can vermeden önce içgüdüsel bir şekilde duydukları terörü netçe görüyor, duyuyor, ve biçarelere yardım edemediği için azapla kıvranıyordu. Öykünün baş kahramanı, parlak umutlarla Amerika'ya göçmen gelen, fakat inanılmaz kötü koşullar altında Şikago mezbahalarında çalışmak zorunda kalan bir Litvanya’lıydı. Sinclair’e gelince, idealist bir yazar olarak amacına ulaşmış, toplum namına önemli bir zafer kazanmıştı, çünkü bu dramatik öykü, 1964’ün Ariadné’sini etkilediği gibi, 1906 yılındaki okurları da gırtlaklarından kıskaçlamıştı. Ve onların tepkisi sayesinde hükümet yetkili bir komisyonu görevlendirmiş, besin maddeleriyle ilgili sert yasaların çıkarılmasını sağlamıştı. Sinclair’e de bu roman nedeniyle, bir ünvan takılmıştı: Muckraker, yani toplum çıkarlarına zararlı olan uygulamaları, çamurlu gübreleri kazıyarak açıklayan yazar. Burhan gibi bir yazar ....
Yorgunluktan başı zonklayıp gözleri bulanınca, Ariadné etrafında koşturan Türklerin günlük yaşantısını izliyordu. Sinclair’in romanını bitirir bitirmez eline iki Türkçe romanı birden almıştı, Reşat Nuri Güntekin’den Çalıkuşu, ve Halide Edip Adıvar’dan Sinekli Bakkal. Çalıkuşu’nun genç kahramanı Feride, ve Sinekli Bakkal’ın Rabia’sı, çok realist karakterlerdi. Amerikalı yazar Louisa May Alcott’un 1867-68 yıllarında yazdığı Küçük Kadınlar adındaki romanın kahramanı ‘Jo’ March, ve İngiliz-İrlanda kökenli yazar Charlotte Brontë’nin 1847 yılında çizdiği Jane Eyre gibi, çağlarının çerçevesi içinde cana getirilmişlerdi. Bu dört değişik kökenli genç kadının öyküleri, ayrı ayrı çağlardaki erkek-erki toplumların, Batı’lı veya Doğu’lu fark etmeden, kadınlara yüklediği önyargılar ve kısıtlıklara değiniyordu. ‘Çalıkuşu’ Feride, İngiliz Jane Eyre ve Amerika’lı Jo March gibi, parlak zekâlı, cesur, samimi, sözünü sakınmaz, ve koşullara karşı isyankârdı, annesiz ve güçlükler altında büyümesi yıldırmıyordu gözünü. Romanın sayfalarını heyecanla çevirdikçe Ariadné kendini Feride’yle yürüyor buldu, Feride’nin Besime Teyzesinin oğlu Kâmran’a olan duygularını paylaştı, ve Feride, Kâmran’la evlenmeden ancak üç gün önce, her şeyi terk edip Anadolu’ya bir öğretmen olarak gitmeye karar verince, Feride’yle birlikte hem ağladı, hem gitti. Öykü, Feride Bursa yakınındaki Zeyniler Köyüne gelince, soluğunu kestirdi. Zeyniler yolu olmayan, okul binası bile ahırdan bozma bir yerdi; Ariadné’ye Konya yolculuğunda gördüğü köyleri, ve özellikle, rahmetli Leylâ’nın trajik sonunu anımsattı.
Duyduğu acı, keskindi; Feride’yi bir süre yana koyup, Sinekli Bakkal’ın Rabia’sına dönmeye karar verdi. Rabia’da engellere, önyargılara karşı savaşan cesur bir genç kızdı, Abdülhamid dönemi Osmanlı yıllarında yaşıyordu. Bülbül sesliydi, Kuran ve mevlid okumakta eşsizdi. Genç Türkler, Şam gibi uzak bir yere sürgünlük, 1908 Meşrutiyet ilanı, Rabia’dan oldukça yaşlı olduğu halde ona aşık olan İtalyan piyano öğretmeni Peregrini, ve Sinekli Bakkal adındaki mahallenin sosyal yaşamı, Ariadné’yi büyülemişti. Sayfa sayfa, Rabia, Doğu’nun mistik kültürüyle, gerçekçi, akla dayanan Batı’lı yaşam görüşü arasında denge arayarak kendi öz kişiliğini yoğurdu, ve romanın sonunda, hak ettiği mutluluğu buldu.
Ariadné Sinekli Bakkal’ın son satırlarını Avrupa-Asya arası vapur yolculuğunda okudu, soluk bile almadan ‘Çalıkuşu’ Feride’ye döndü.
Vapur, Kadıköy İskelesi’ne ulaştığında, Feride Bursa’dan Çanakkale’ye tayin edilmişti, Ariadné’de Feride’nin serüvenlerinin ancak yarısına gelmişti.
Vapurden inerken, gözleri yaşlarla buğulandı. Çağdaş Türk kadınları iki zıt kültürün içinde kendilerine bir yer yapmaya çalışırlarken, toprakları iki kıtaya yayılmış bu memleketin yaşadığı tezatların en çarpıcı örneğini oluşturuyorlardı. Batı-stili eğitimli, açık-görüşlü, sükseli meslek-sahibi kadınlar—doktor, avukat, sosyal eylemci—modaya uygun etek, kot pantolon, veya şık tayyörleri içinde, hâlâ Karanlık Çağda tutsak kalmış, baştan aşağı çarşafa bürülü kız kardeşleriyle yan yana yaşıyordu....
Annecim ve Babacımla, Fi Tarihinde, Roma'da - bir varmııış, bir yokmuş..... Bir tanecik annecimle İSTANBUL'da, 17-18 yaşında .... aklımda kavak yelleri eserken Annecimle New York'ta .... şükür ki annecim vardı yanımda o günlerde.... Annecim Viyana Güzellik Kraliçesiydi ... hem de Opera Şarkıcısı, kolorator soprano ... Türkiyede, Jeri Hanım diye tanınırdı. Çok acılar çekti hayatta, ama ne olursa olsun, çoğunlukla gülümsemeyi başardı, çok cesur, çok sevecen, çok harika bir kadındı ... şu andan gökyüzünde, rüzgarla vals ettiğini, ve ona kavuşacağım günü beklediğini varsayıyorum. 2005 Yılında, Warren Poınt, Kuzey İrlanda, beyefendim Michael'ın ülkesinde ... İSTANBUL'da, AYRILDIKTAN 30 YIL SONRA DÖNÜŞ - KIZ KULESİ "LORD" MICHAEL VE KRİSTİNA O'DONNELLY, BODRUM'da ÇOK SEVGİLİ VE SAYIN İKİ KIZ ARKADAŞIM, DR. MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ VE YAZAR/EDİTOR/ÇEVİRMEN ŞEMSA YEGİN - BOĞAZDA KEYIF ÇEKERKEN
Geçen gün çok efkarlıydım, dünyanın halini düşünüp kuruntularla içimi yiyordum, sonra blogcu sayın Ahmet Dursun Bey'e http://www.blogcu.com/kullanici/ahmetdursun374 dert döktüm, o da sağ olsun bu şiiri yollayıp gülümsetti beni.
Tamam efkar yok. Neşe var, sağlık var. Gerisi zaten boş değil mi? Mutlu olmayı bilmek ne güzel.
hararet nardadır saçda değildir, keramet baştadır taç’da değildir her ne arar isen, kendinde ara, kudüs’ta mekke’de hac’da değildir
sakin ol kimsenin gönlünü yıkma, gerçek erenlerin izinden çıkma. eğer adam isen ölmezsin korkma aşığı kurt yemez uç’da değildir.